Akademisyenin Metrikleri Elinden Alındığında Geriye Ne Kalır?


Ramazan ERDEM
raerdem@yahoo.com
___

Günümüz akademik dünyasında yayın performansı, ne yazık ki akademisyenleri değerlendirmenin temel ölçütü haline gelmiştir. Atamalardan terfilere, doçentlik süreçlerinden akademik teşviklere ve projelere kadar her şey yayın sayısı, indeksler ve atıf metrikleriyle ölçülmektedir. Tez ve proje konuları bile “yayın potansiyeli” üzerinden anlamlandırılmaktadır. Bu durum, bilimi bir bilgi üretim sürecinden çıkarıp adeta bir yayın fetişizmine dönüştürmüştür.

Dergiler, yayınevleri ve yayın grupları bu talebi karşılamak için sürekli çalışmaktadır. SSCI, SCIE, ESCI, Scopus ve TR Dizin gibi indeksler, dergileri belirli sınıflara ayırarak bir hiyerarşi oluşturur. Akademisyenin “değeri” bu indekslerdeki yayın sayısıyla, yayınlarının “kalitesi” ise aldığı atıf sayıları ve h-indeksiyle belirlenir.

Sistemin informal yüzü ise daha çarpıcıdır. Bir çalışma yayına hazır hale getirildikten sonra yazarlık sıralamalarının satışa sunulduğu, profesörlük kriterlerini karşılamak için yayın maliyetini paylaşarak ortak makaleler üretildiği görülmektedir. Bu tür yayınlarda makalenin içeriğinden veya konusundan haberdar olmak bile gerekmez. Yeter ki SCI-E’de bir yayın olsun!.

Bu eleştirileri dile getirirken kimseyi suçlamıyoruz. Sistem, akademisyenleri bu yarışa mecbur bırakmaktadır. Metriklere uymazsanız ne atanabilir, ne yükselebilir ne de akademik çevrede itibar görebilirsiniz.

Elbette bilimsel çalışmayı yayımlamak, bilgiyi paylaşmak ve insanlığa katkı sunmak son derece değerli bir amaçtır. Sorun, yayıncılığın araç olmaktan çıkıp başlı başına bir amaç haline gelmesidir. Akademisyenlik, derin düşünce ve özgün bilgi üretiminden ziyade bir “yayın üretme” yarışının yapıldığı bir mesleğe dönüşmüştür.

Kamu kaynaklarını veya kişisel bütçeleri kullanarak çoğunlukla okunmayacak makaleler üretmek için harcanan zaman ve emek düşündürücüdür. Akademisyenleri indeksli dergilerde yayın yapma kaygısıyla metrik endüstrilerinin kapılarında süründürmek, bilginin metalaştığını göstermektedir. Milyonlarca makale yayını ile aslında bilgi değil bulgu üretilmekte, makalelerin büyük çoğunluğu okunmamakta, derinlik taşımamakta ve kalıcı bir düşünce yansıtmamaktadır. Sonuçta bilimsel ilerleme de beklenen düzeyde gerçekleşmemektedir. Akademisyenlik, entelektüel bir uğraş olmaktan çıkıp salt bir yayın rekabetine indirgenmiştir.

Büyük kampüslerdeki devasa binalarda binlerce akademisyen gece gündüz çalışmakta, zamanlarının önemli bir bölümünü bilgi açısından değeri olmayan yayınlar için harcamaktadır. Bu yayınların büyük çoğunluğu (Pareto kuralına atıfla %80’i diyelim) aslında atama ve yükselme için birer dolgu malzemesinden ibarettir. Peki bu muazzam entelektüel potansiyeli neden anlamsız işler için tüketiyoruz? Kamu kaynaklarını neden boş yere harcıyoruz?

Bu satırların yazarı olarak biz de bu sistemin içinden geliyoruz. Akademisyenliği uzun süre yayın yapmakla eşdeğer gördük. Merak ettiğimiz sorulara cevap aramak yerine “dergilerde yayınlanabilir” makale konuları aradık.

Artık hepimizin kendine şu soruları sorması gerekiyor:

  • Yayın sayısı, indeksler, atıf ve h-indeksi gibi kriterler bir kenara bırakılsa, akademik dünyada tutunacağımız dal ne olur?
  • Şimdiye kadar hangi özgün düşünce sistemini geliştirdik, hangi yeni bilgiyi ürettik?
  • Hangi model veya perspektifle alanımıza yeni bir yön verdik?
  • Hangi toplumsal soruna somut katkı sunduk, hangi öğrencinin zihninde kalıcı bir ufuk açtık?
  • Yarın akademinin dışına çıktığımızda ürettiğimiz yayınlar gerçekten bir anlam taşıyacak mı?
  • Hayattan göçtüğümüzde geride bıraktığımız o yayınlar kime ne fayda sağlayacak?

Bu gidişat, üniversitenin ve gerçek entelektüelliğin ölümü anlamına gelmektedir. Alanımızın öncü isimlerini düşündüğümüzde, onların öncülüğünü indeksli dergilerdeki yayın sayılarına mı borçlu olduklarını sormak gerekir.

Akademisyenleri değerlendirmek için alternatif kriterler geliştirmek zorunludur. Onları yalnızca yayın metrikleriyle değil; düşünce sistemlerine yaptıkları katkılar, toplumsal etkileri, kavramsal perspektifleri, disiplinlerarası bakış açıları ve farklı alanları birbirine bağlama yetenekleriyle değerlendirmeliyiz. Herkesin bir yayın yarışına girdiği bir ortamda entelektüel dinginlik ve derinlik mümkün değildir.

Metrikler, indeksler ve atıf sayıları bir kenara bırakıldığında geriye yalnızca geliştirdiğiniz düşünce sistematiği, ürettiğiniz özgün bilgi, kendi yorumlarınızı kattığınız derinlikli eserler ve toplumsal katkılar kalacaktır. Akademisyenliği yeniden tanımlamak için metriklerin ötesine geçmek, hatta en başa, fabrika ayarlarına dönmek gerekmektedir.

Muhtemelen kendi içimizde dert olan bu konuları önümüzdeki yıllarda daha sesli biçimde tartışacağız.

04 Mayıs 2026


Bu Yazıyı Paylaşın:
Yorumlar (Yorum yapılmamış)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×

Bir Şeyler Ara